güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2014 Salı

Ihaneti gördüm


İhaneti yaşadınizmi, bilirsiniz o zaman yumuşak karnınıza saplanmış bıçağın acısını, güvenilenden ya da güvenmeniz gereken tarafından arkadan vurulmanın şaşkınlığını ve ürpertisini ve ne kadar zaman geçerse geçsin ağzınızda bıraktığı kekremsi tadı… Belki aldatmakla eş tutulur ama çok daha derindedir yaşattıkları ihanetin… Zira sizi tanımadıklarınız aldatır, ihanet edense can bildiğinizdir… Belki de yaşam içinde en ağır darbelerden biridir o, sizi hazırlıksız, kıskıvrak tüm bedeninizden ve ruhunuzden yakalayıp, yakan yıkan bir duygu olarak… Sahip olduğunuz o değerli güven duygusunu alaşağı eder, onulmaz yaralar bırakır derinlerinizde… Kolay olmaz yaşattığı travmadan kurtulmak.

Sonra insan kendini sorgulamaya başlar…Neden?... Çeşitli cevaplar vardır elbet, belki de en baştan hataydı der iç ses, hiç görmek istemediğim…

Aldatılmayı çok yaşadık hep birlikte bu ülkede…
Çok gerilere gitmeden, yakın tarihimiz küçüklü büyüklü aldatmacalarla dolu.. Bir umut başa getirdiklerimiz tarafından aldatıldık, kandırıldık… Söylevlerinin arkasının boş olduğunu defalarca yaşadık. Kendi egemenliklerini sürdürme gayesiyle aldattılar koca ülkeyi seneler boyu..Her aldatılistan bir yara aldık, üzüldük, hiddetlendik, öfkelendik… Ama yıldırmadı, tekrar silkelendik, ayağa kalktık…Henüz ihaneti görmediğimizden, nispeten daha kolaydı aldatmanın yaralarını sarmak… Henüz güven yok olmamıştı, kendimize, yaşadığımız ülkeye, iyi bir dünyaya, geleceğe.. Zira güven’di, o hiç üstünde durup düşünmesek de, bizi yeniden ayağa kaldıran, biz yapan, birbirimize dayanma gücü veren, birarada tutan..

Ve birgün uyandık ki… çok derin bir ihanet ve hıyanet içindeyiz. Durum artık, başa geçmiş kişiler tarafından aldatılmanın çok ötesinde, kapsamlı kalabalık bir ihanet tablosu… Memleketin en tepesinden en uç köşesine kadar sinsice yerleşmiş bir ihanet virüsü… Acıyla görüyorsunuz ki, aynı masada oturmuş olduklarınız size ihanet eden, birlikte gülüp ağladıklarınız, yüzü aydınlığa dönük bildikleriniz, aynı değerler içinde yoğrulduğunuzu sandıklarınız… Güç, para ve kudret satın almış onları çoktan, ya da zaten hiç olmamışlar aslında… Kime güveneceğinizi bilemiyorsunuz…Şüphe kurutmaya başlıyor içinizi..doğrular yanlışların,yanlışlar doğruların arasında eriyip kayboluyor, gri bir renk kaplıyor ortalığı, ihanetin boz rengi… kimin kim olduğunun belli olmadığı bu perdenin altında tarihinize, bayrağınıza,topraklarınıza, dilinize, inançlarınıza, bugün ve geleceğinize kısacası tüm değerlerinize, varlığınıza, ülkenize ihanet ediliyor.
İşte o an, biriz dedikleriniz tarafından bıçaklandığında yumuşak karnınız, meğer hiç, bir olmadığınızı görüyorsunuz. İhanetin acısı da burda başlıyor işte… İnançlarınız yerle bir oluyor ve dolayısıyla güveniniz…

Ve ihanet, yabancılaşmayı getirir beraberinde, o güne dek birlikte yürüdüğünüzle kesin bir yol ayrımıdır bu… Aldatılmanın, zor da olsa birgün çıkıp gelebilen affediciliğini barındırmaz içinde…

Zor günlerden geçiyoruz, ağırdır ihanetin travması…Ayağa kalkması, güvenin yeniden tazelenmesi zaman alır.

Şimdi oturup düşünme zamanı.. Neden? diye… En başta mıydı acaba hata, hiç görmek istemediğimiz…











18 Ocak 2014 Cumartesi

Ağaçlar ayakta ölür


Bahar geldiğinde kıpkırmızı yapraklarıyla açan koca Japon kirazı ağacını, bir sabah yerde yatar buldum…kesmişlerdi..İçime oturdu acısı, kesen görevli kıza sordum “Neden“? „Ölmüştü“ dedi..“Siz onun her bahar nasıl açtığını görmediniz ki..nasıl yapabildiniz“? … İnanamadım, çünkü Viyana’da her ağaç kayıt altındadır, girip internetten bölgenizdeki ağaçların seceresini, kaç yılında dikildiğini bir tıkla öğrenebilirsiniz..Bilmeden, incelemeden hiç bir ağacı kesmezler.. Ve evet, bahardan itibaren penceremi şenlendiren bu ulu ağaç, çoktan içinden kurumuştu, gövdesini saran sarmaşıklar onu yiyip bitirmişti..son bir can suyuyla açmaya çalışıyordu baharları, ve biz buna kanıp,yaşadığına inanıyorduk, oysa heran yoldan geçenlerin, bir evin üzerine yığılıp son nefesini verebilirdi..
Çare kökten kesmekti…Şimdi baharda, taze, yeni bir genç ağaç dikecekler aynı yere..

Çürüdük farkında mısınız?
Aynı bu ağaca benzetiyorum durumumuzu… Dışardan bakıldığında, hala yeşeren dallara rağmen, içten çürüdük,kuruduk…çünkü gövdemiz tüm suyu,beşini emen zehirli sarmaşıklara teslim oldu..

Değer yargıları, vicdan çürüdü…
Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık, ikiyüzlülük, riyakarlık, yalancılık üzerine kurulu bir sistem yarattık..Ve doğal sonucunda, hırsız polisi, polis savcıyı, sistem adaleti yakaladı..

Ve bunu hep beraber yarattık…

Seneler senesi „Çaldı ama  iş de yaptı, canım diğerleri de çalmyor mu“ diyerek
Yetmez ama evet diyerek..
Gazeteciler arka arkaya işten çıkarıldığında, içeri atıldığında sesleri kesildiğinde biz de sesimizi keserek..
Tüm ordumuz tutuklandığında,“ du bakalım,belki de darbe yapacaklardı, darbeye karşıyız,adalete güvenelim“ aymazlığına düşerek…
Çocuklarımız önar onar şehit düşerken, cinayetlerin hiç biri aydınlanmazken, „neden,kim için kaybediyorum ben oğlumu“ demeyip, haykırmayıp „Vatan sağolsun“ kabullenişine düşerek..
Çocuklarımızın okulları eğitimleri elimizden alınırken, sessiz kalıp, kabullenerek…
Yıllarca gözümüzü,kulağımızı etrafımızda olan bitene kapatarak, bize ilişmediği sürece yaşananları yok sayarak…
Ulusal değerlerimizin üzerine birer birer çarpı atılırken „Bak bunu da yaptılar“ diye oturduğumuz yerde vah çekerek..
Sanatın „içine tükürülürken“ bunun tüm yaşamımıza atılan koca bir tükürük olduğunu farkedemiyerek..
Beş para etmez TV kanallarının, niteliksiz, seviyesiz ve sahte haberlerini, yayınlarını hiç sorgulamadan seyredip, beynimizin yıkanmasına izin vererek…
Bütün bu gidişatı görürken, „canım adamlar çok iyi örgütlü, biz de işte bu eksik“ deyip hiç bir örgütlenmeye gitmeyerek..
Muhalefet partisine verip veriştirip, karşısına hiç bir gerçek muhalefet çıkaramayarak.. .

Ve işte şimdi elimizde;  adına halen devlet dediğimiz çeteler savaşı, aydınların, sanatçıların, yurtseverlerin hapiste, hırsızların profesyonel yankesicilerin (evet çünkü çalınan sizin paranız!) tepede dolaşdiği, adaletin yerini orman kanunun aldigi, herkesin birbirinden şüphelendiği, haber alma özgürlüğünün bittiği, katillerin “destan yazdığı”,, çocuk gelinlerin sayısının 200 binlere ulaştığı, tecavüzcülerin serbest bırakıldığı bir ülke…

Çürüdük…Her yerimizden
Heran devrilebilir bu ulu ağaç, yeni bir fidan dikme zamanı

9 Temmuz 2013 Salı

Devletin Şefkatli Eli

Kimliklerin en kozmopolit yaşandığı Cihangir’de büyüdüm…
Nefreti hiç tanımadım büyürken…kimsenin kimliklerine, yaşam tarzına, kökenine göre ayrılışını yaşamadım. Tam tersine, çeşitliliğin mutluluğu ve zenginliğiyle büyüdüm.

Ama gene burada, devletin kendi halkına sevgi duymadığını öğreniyordum büyürken.. Onları 
şu ve bu diye devamlı ayrıştırdığını,  düşüneni, karşı çıkanı istemediğini, ev baskınlarını, usulsüz gözaltılarını…sessiz dillerle anlatılan gözyaşlarıyla dinlenen işkenceleri duyuyordum..

Ve  Cihangir’de, çocuk denecek yaşımda, devletin kendi halkına nefretini yaşadım…
Kanlı 1 Mayıs 1977 de halkın üzerine açılan ateşi, panzerlerin halkın üzerine yürüyüşünü, panik içinde Kazancı Yokuşu’ndan aşağı kaçıp kurtulmaya çalışırken birbirlerini ezenleri, çaresiz bir korkuyla evimizin önünden kaçanlari gördüm… Bu nefretin, çocukluk arkadaşımın gencecik, narin ablasını Kazancı Yokuşu'nda yok edişini gördüm… Ve o zaman da sorumluların sorumluluk almadığını, suçlu hiç kimsenin yakalanmadığını, tam tersine korunup kollandığını, akıl almaz aymazlığı gördüm.. Çok gençtim, geleceğe güvenle bakmak istediğim çağda, ilk o yaşımda, devletin, polisin gücünden korktum...

Zor yıllardı 70 li yıllar. Sağ ve sol diye keskin bir çizgiyle ayrıştırılmıştı gençlik.
Öylesine tırmandırılmıştı ki nefret, herkes tarafını seçmek zorundaydı bir şekilde… Çok canlar yandı, çok ailenin ciğerleri dağlandı.
Ve devletin bu nefreti nasıl körüklediğini, bu nefretten nasıl beslendiğini gördüm… Kendi insanlarının arasına nasıl kışkırtıcıları soktuğunu, olayları tırmandırdığını..

12 Eylül darbesindeki cadı avını, nefretin korkunç yüzünü kaçıncı kere yeniden gördüm. 17 yasındaki bir çocuk için „asmayalım da besleyelim mi“ diyen vahşi nefreti…

Okumak için Viyana’ya geldikten sonra, ülkenin batısının hiç tanımadığı başka bir nefreti tanıdım. Basının hiç bir sayfasında yer vermediği doğu gerçeğine Viyana’ya geldikten sonra aşina olmaya başladım. Devlet ülkenin doğusundan da nefret ediyordu. Bu sefer nefret tohumları Türk-Kürt ayrımcılığında filizleniyordu. Ve gene binlerce ailenin yüreğini yaktı bu nefret…

Nihayet, kapalı-açık, türbanlı-türbansız, laik-antilaik cephelendirmesi..bu kışkırtmalar üzerinden kazanılan „başarılar“.. Yıllar geçse silinemiyecek en korkunç tarihlerden 2 Temmuz 1993… Nefretin vardığı son nokta… İnsanların canlı canlı ateşe verilmesini kışkırtmak, onaylamak…

Devletin „şefkatli elini“ hep üzerinde hissetti bu ülke…

Ama bu seferki biraz daha agir sanki… Bu sefer, sağcı-solcu, Türk-Kürt, açık-kapalı, ayrımcılığının ötesinde..ya biat edensin ya etmeyen diye ilk defa ayrılıyor Türkiye… İlk defa devlet, ya bendensin ya değilsin diyor..

İnsanların canlı canlı ölüme terk edilişinin zaman aşımından düşmesine „hayırlı olsun diyebiliyor…

Polisin şiddeti yeni bir olay değil Türkiye’de, göstericilerin dövülüp tartaklanması, gözaltında taciz her dönem acısı, en büyük utançlarından Türkiye’nin… 
Ama çoluk çocuk, kadın, yaşlı, engelli  demeden uygulanan bu şiddetin, bu zulmün, bu zulümle ölen gencecik canların, kaybedilen organların „destan“ olarak adlandırılması bir ilk..

Sokağa çıkma yasaklarını da yaşadık ama insanlara yaşadıkları şehirlerin toptan yasaklanması bir ilk…
Sevgiye, mizaha,sanata, şarkılı türkülü gösteriye tahammülsüzlük bir ilk..
Piyanodan bile korkup tutuklamak bir ilk…

Provokatörlerin nasıl halk yığınlarını birbirine kırdırmak için programlanıp ortaya salındığını gördük ama devletin bizzat aleni provokatörlük yaptığını ilk kez..

Biat etmeyenler için ilk defa bir hapishane kuruldu bu ülkede..Adaletin, hukukun yolunun düşmediği uzaklara bir yere…
Biat etmeyenlere, şiddetin dozunun yetmemesi, daha fazla gaz, daha fazla biber gazi, daha fazla polis donanımı, hatta polis gücünü dahi yeterli bulmayıp, eli palalı, döner bıçaklı vahşilere yolları açmak nefretin dozunun artık sınır tanımaz boyuta ulaşmış olduğunun göstergesi…

Ve ben merak ediyorum.. Yıllar yılı nefret saçanlar, bu nefrete yataklık edenler, alet olanlar, alkışlayanlar, seyirci kalanlar!
Soruyorum nasıl giriyorsunuz yataklarınıza, nasıl kapanabiliyor gözleriniz huzurla akşamları, nasıl bakabiliyorsunuz aynaya kalkınca, nasıl bakıyorsunuz analarınızın çocuklarınızın yüzüne siz? hala ağzınızın tadı var mı?..oysa acıdır nefretin tadı, hiç mi yakmıyor sizi, hala böylesine rahat gülebiliyorsunuz..

Biliyorum siz daha iyi bilirsiniz dini hepimizden… 
Ramazan, arınma ayıdır, tüm kötülüklerden, nefretten… 

Arınabilir mi ruhlarınız nefretten? Arınabilir mi vicdanınız yüklerinden? Sadece kendinize verebilir misiniz cevabini?






1 Temmuz 2013 Pazartesi

Pardon, tanışıyor muyuz?


Aynı masada saatlerdir oturup da, karşınızdakinin size bir yerlerden tanıdık gelmesi gibi 
bu tanışma…

„Bana hiç yabancı gelmediniz, pardon tanışıyor muyuz?“

29 Haziran 2013 Cumartesi

Evlatlarını yiyen Satürn


Satürn, Roma mitolojisinde, tanrıların tanrısı... Elinde asası, dediğim dedik, astığım kestik. Güç onda …
Goya, "Cocuklarini Yiyen Saturn"
İktidarının keyfini sürerken, birgün kulağına, oğlunun tahtını elinden alacağı fısıltısı ulaşır. O andan itibaren krallığında doğan oğullara gün yüzü yoktur, tüm oğullarını yemeye başlar, artık herbiri kendine karşı tehdittir, acımasızca yutar yok eder…Ta ki Jüpiter’e kadar..O’nu annesi her nasılsa saklamayı başarmıştır.

23 Haziran 2013 Pazar

Karanfil




Karanfil…Onca zerafetin, güzelligin ve narinliginle nasil bu derece güclü, emin ve bas egmez olup, korkusu olabiliyorsun bazilarinin…Sen degil misin hic korkmadan namlularin tepesine cikip diktatörleri deviren, devrim yapan, sonra hic bir sey olmamis gibi ordan bir sevgilinin yakasina ilisiveren.. Adini, sevgilere, sevgililere yazdiran, Unutmayis’in diger adi karanfil…

Ne manidardir Melih Cevdet’in siiri..

ANI

17 Haziran 2013 Pazartesi

Direniş değil Diriliş


Bir Direniş, kendi içinden, ya kendi liderini yaratmalıdır adı  Devrim olsun ya da kendine akıcak bir yol bulmalıdır başarıya ulaşsın, aksi halde bu hareket sadece  başkaldırı olarak alacaktir tarihteki yerini.
Ve şu anda ne bu ayağa kalkışın, direnişin içinde bir lider sivriliyor ne de muhalefet kendi içinde toparlanıp bir lider yaratıyor. Muhalefet bir kenarda dursun, aslında onlarinda bir Devrim yapma amaci yok bu yolda.

Devrim de gerekmiyor. Zira „Devrim“, tarihin yazdığı en büyük devrimci tarafından yapıldı  bu ülkede, maksat devam ettirebilmekti arkasından gelenlerce… sonuç malum, yalpalıyor o gün bu gündür.

Ama bu „Direniş“ „Diriliş“e çevrilir ve Cumhuriyetin kuruluşundan beri sürekli kesintiye uğrayan Demokrasimiz adına, daha emin ve ciddi adımlar atılmaya başlanırsa işte o zaman Devrim de amacına ulaşmış olur.. Ve Direnis de..

16 Haziran 2013 Pazar

Cinnet Durumu

Bir ülke cinnet geçiriyor, Çünkü „bir hastalık“ dolaşıyor ortada… Ve bu hastalık ortaya çıktı mı, etrafında yaşayan her şeye değmeye başlıyor, bulaşıcı gibi, salgın gibi…

Teşhis son derece net: Beynin ön lobunun işlevini sağlıklı yerine getirememesi hali!

Bu, otokontrol ve duygusal farkındalık yetilerinin yok olma hali; üzüntü, pişmanlık, suçluluk, sevgi, korku duymuyor yani… ilk ve en önemli belirtileri.

4 Haziran 2013 Salı

Hepimiz bir Ağaciz


22 yasında, „ölsem de dönmem bu yoldan derken“ "Boşver sen mi kurtarıcan ülkeyi" dediler ona, hep başkalarının kendileri için birşey yapmasını bekleyenler… Evet "O" kurtarıcak bu ülkeyi.
O ve O’nun gibi bir ağaca sevdalananlar…
"bir ağaç uğruna“ .. „bir fidan uğruna“ yola çıkanlar…

31 Mayıs 2013 Cuma

Dağ başını duman almış...


Herşeyimizi alıyorlar elimizden.

Yavaş yavaş değil, ivedilikle… herşey birbirinin ardına sıralanıyor. Neyi kaybettiğimizi düşünürken, başka bir şey daha yitirilmiş oluyor.

Nasıl bu hale gelindi diye soruyor herkes… Ama bugünlere gelişimizi kendimiz hazırladık. Kendi aymazlığımızla, tarih bilgisi yoksunluğumuzla ve dolayısıyla ders alamayışımızla, rahat düşkünlüğümüzle ve dolayısıyla akıl ve beden tembelliğimizle  geldik.

13 Mart 2013 Çarşamba

Simdi Haberler...


„Haber“ler geçiyor devamlı elimizin altından, gözümüzün önünden… Gözler görüyor, okuyor, bir tıkla diğerine iletiliyor da,  akılları ne kadar zorluyor, kafalarda ne kadar kalıyor, yüreklere ne kadar değiyor çoğu haber diye düşünüyorum.

İletişim’in, haberleşmenin süratine erişemediğimiz bir çağı sürüyoruz. Haberleşiyor muyuz gerçekten? İletişim çok hızlı, iyi güzel ama iletilen ne bize? Hiç sorguluyor muyuz? Yoksa artık hiç bir şeyin sorgulanmadığı, ne verilirse onun alındığı, marketteki buzdolabından „faydalı ve besleyici“ diye hiç sorgulamadan alıp, eve getirip aileye hazırlanan yemekler gibi mi oldu haber denen şey…? Hiç düşünülüyor mu, „içindekiler“ kısmını hiç okumadan aldığımız hazır paket yiyecekler kadar, içeriğini hiç sorgulamadığımız  "paket" haberlerin de ne kadar zararlı olabileceği…

4 Kasım 2012 Pazar

Ben ayrılmak istiyorum…


Bitmiş bir ilişkiyi sürdürmek ağır gelir ya hani, artık söylediği her söz batar, yaptığı iyi şeyler bile sizi sinir etmek için yapıyor hissi verir…aynı havayı soluyamazsınız, içiniz daralır varlığında, çıkıp gitse diye gözünün içine bakarsınız.. Artık, çözüm konuşmaları da sonuçsuz kalır, onun ak dediğine siz kara, onun karasına siz ak dersiniz çünkü… Ayrılmak..ve biran önce huzura kavuşmak istersiniz, sizi anlayacak, sadece duygularda değil fikirlerde de buluşacağınız, aynı yola baş koyabilieceğiniz, şöyle özü sözü bir, denginiz birini ister gönlünüz..

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Mehmet....


Tatli bir heyecandir hele o son günlere dogru… Artik tamamen büyümüs, gerilmis o karnin üzerinden ayaklarini, basini görürsünüz, daha cikmadan oksamaya baslarsiniz onun güzel yüzünü..sarkilar mirildanirsiniz, onu ne kadar heyecanla beklediginizi anlatirsiniz miril miril, belki patiklerini mini mini hirkasini hazirlarsiniz elinizde… Ne tatli, ne mutlu ve de ne heyecanli bir bekleyistir o…

Ah, o ilk an yokmudur o ilk an, hani verirler de elinize, en derininize kadar cekersiniz kokusunu icinize, artik burnunuzdan asla silinmeyecek bir kokudur o, simsiki basarsiniz gögsünüze o dünyaya yeni gelmisi, artik gözleriniz, akliniz, kalbiniz iste bu yeni gelene aittir, o aylardir yolu gözlenene…

Uykuya yatiripta, defalarca kontrol edersiniz.. „acaba nefes aliyor mu“ diye..o misil misil uyuyordur halbuki.. hastalanir da dünya kararir sanki gözünüzde, önemli degil der doktor, „bebeklerin yüksek olur atesi“ ama isik gder gözünüzden o tekrar iyilesene dek…
Yavas yavas ayaklanmaya baslar, ödünüz kopar, aman düsüp de bir yerini acitmasin diye, bir saniye rahat oturamazsiniz gözünüz hep üzerindedir, oysa o tüm tehlikelerden habersiz, kesfetmektedir dünyayi, dünyasini.. Düse kalka büyüyecektir o da her cocuk gibi…

18 Mayıs 2012 Cuma

Yer Gök 19 Mayis

"Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlikları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir." Mustafa Kemal Atatürk 


19 mayis törenlerini baska türlü sevmisimdir, cogu zaman gözyaslarima hakim olamadan izlemisimdir o en önde elinde bayrak dimdik, gözleri isil isil yürüyen gencleri, ne büyük bir gururla tasinir o güzelim bayrak, kalbim karsi koyamadigim bambaska bir heyecanla carpmistir o günlerde, yüzlerce piril piril gencin, gencligin tüm canliligini, dinamizmini sergileyen hareketlerini izlerken… Kimbilir belki de farkli bir neslin cocuklariydik biz, bizim ana babalarimiz devrime dogan cocuklardi, bayram o zamanlar hafta sonuna baglanan bir tatil günü degildi, sebeb degildi henüz 3 günlük sehir disina kacilacak tatiller icin… anlamiyla kutlanirdi, cocuklarin, genclerin bogazlari yirtilarak gözlerinden yaslar akarak cikardi cumhuriyet dizeleri agizlardan, sanki kurtulus savasini biz vermiscesine duygulanirdik o bayramlarda.

18 Kasım 2011 Cuma

Büyüklere Masallar


Bir masal anlatimidir gidiyor son senelerde, bilmem farkindamisiniz?
Kim anlatiyor, neden anlatiyor diyorum ben…

Hemen hepimiz masallarla büyüdük, cocuklugumuzda büyük-   annelerin/babalarin anlattigi masallarla… Bir varmis bir yokmusla baslayan, tekerlemelerle devam eden, sonunda hep iyilerin kazandigi masallardi bunlar.

Masallar güzeldir; hem cocuklar icin tamamen onlara ayrilmis sihirli bir dünyada bulunmaktir, hemde cocuklarin büyürken hayal dünyalarini gelistirmeye, olaylara degisik perspektiflerden bakmalarina, iyi ve kötüyü ayirt etmelerine, kafalarinin icinde dönen sorulara cevap bulmalarina yardimci olur.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Canim aciyor


Canim aciyor, üstelik cok katmerli bir aci bu…

Her gün kan, gözyasi, parcalanmis aileler ve artik ömür boyu yari ölüme mahkum olmus analar…

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Arinma zamani...

Ramazan ayini ne kadar gercek anlamda yasadigimizi sorguluyorum...Son derece yüzeysel, icsellestirilmemis Ramazanlar yasaniyor.


(Hoca Ali Riza, Iftar Sofrasi)
Televizyon kanallarina bakin bir, her kanalda sadece iftar görüntüleri var, kim nerede nasil acmis, neler yenmis, masalarin zenginligi…en sosyetik kesimden, halka „tebaa“ izlenimi verdiren ramazan cadirlarina kadar. Oruc ayi ama sadece yenilen ve icilenler konusuluyor.
Her yerde bangir bangir kimler kimlere iftar vermis, neler sunmus anlatiliyor. Hersey bir „Gösteri“ niteliginde…

Halbuki Ramazan ayi, dikkatlerin maddi olandan uzaklasip kalbe cevrildigi zaman, sadece yeme, içme veya diğer bedensel ihtiyaçlardan uzak durmak olmayıp ruhu ve gönlü kirleten şeylerden de kaçınmaktır. Oruc, sufizmin temelinde, tasavvufda ve diger dinlerde  var ve temelinde ruhsal arınmaya davet eder bizi hep.  Bu bir firsat ayidir, aradiklarimizi kendi icimizde bulabilmek, ic sesimizi duyabilmek icin. Bir nevi fiziksel ve ruhsal detoksdur.