yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2014 Cumartesi

Ağaçlar ayakta ölür


Bahar geldiğinde kıpkırmızı yapraklarıyla açan koca Japon kirazı ağacını, bir sabah yerde yatar buldum…kesmişlerdi..İçime oturdu acısı, kesen görevli kıza sordum “Neden“? „Ölmüştü“ dedi..“Siz onun her bahar nasıl açtığını görmediniz ki..nasıl yapabildiniz“? … İnanamadım, çünkü Viyana’da her ağaç kayıt altındadır, girip internetten bölgenizdeki ağaçların seceresini, kaç yılında dikildiğini bir tıkla öğrenebilirsiniz..Bilmeden, incelemeden hiç bir ağacı kesmezler.. Ve evet, bahardan itibaren penceremi şenlendiren bu ulu ağaç, çoktan içinden kurumuştu, gövdesini saran sarmaşıklar onu yiyip bitirmişti..son bir can suyuyla açmaya çalışıyordu baharları, ve biz buna kanıp,yaşadığına inanıyorduk, oysa heran yoldan geçenlerin, bir evin üzerine yığılıp son nefesini verebilirdi..
Çare kökten kesmekti…Şimdi baharda, taze, yeni bir genç ağaç dikecekler aynı yere..

Çürüdük farkında mısınız?
Aynı bu ağaca benzetiyorum durumumuzu… Dışardan bakıldığında, hala yeşeren dallara rağmen, içten çürüdük,kuruduk…çünkü gövdemiz tüm suyu,beşini emen zehirli sarmaşıklara teslim oldu..

Değer yargıları, vicdan çürüdü…
Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekarlık, ikiyüzlülük, riyakarlık, yalancılık üzerine kurulu bir sistem yarattık..Ve doğal sonucunda, hırsız polisi, polis savcıyı, sistem adaleti yakaladı..

Ve bunu hep beraber yarattık…

Seneler senesi „Çaldı ama  iş de yaptı, canım diğerleri de çalmyor mu“ diyerek
Yetmez ama evet diyerek..
Gazeteciler arka arkaya işten çıkarıldığında, içeri atıldığında sesleri kesildiğinde biz de sesimizi keserek..
Tüm ordumuz tutuklandığında,“ du bakalım,belki de darbe yapacaklardı, darbeye karşıyız,adalete güvenelim“ aymazlığına düşerek…
Çocuklarımız önar onar şehit düşerken, cinayetlerin hiç biri aydınlanmazken, „neden,kim için kaybediyorum ben oğlumu“ demeyip, haykırmayıp „Vatan sağolsun“ kabullenişine düşerek..
Çocuklarımızın okulları eğitimleri elimizden alınırken, sessiz kalıp, kabullenerek…
Yıllarca gözümüzü,kulağımızı etrafımızda olan bitene kapatarak, bize ilişmediği sürece yaşananları yok sayarak…
Ulusal değerlerimizin üzerine birer birer çarpı atılırken „Bak bunu da yaptılar“ diye oturduğumuz yerde vah çekerek..
Sanatın „içine tükürülürken“ bunun tüm yaşamımıza atılan koca bir tükürük olduğunu farkedemiyerek..
Beş para etmez TV kanallarının, niteliksiz, seviyesiz ve sahte haberlerini, yayınlarını hiç sorgulamadan seyredip, beynimizin yıkanmasına izin vererek…
Bütün bu gidişatı görürken, „canım adamlar çok iyi örgütlü, biz de işte bu eksik“ deyip hiç bir örgütlenmeye gitmeyerek..
Muhalefet partisine verip veriştirip, karşısına hiç bir gerçek muhalefet çıkaramayarak.. .

Ve işte şimdi elimizde;  adına halen devlet dediğimiz çeteler savaşı, aydınların, sanatçıların, yurtseverlerin hapiste, hırsızların profesyonel yankesicilerin (evet çünkü çalınan sizin paranız!) tepede dolaşdiği, adaletin yerini orman kanunun aldigi, herkesin birbirinden şüphelendiği, haber alma özgürlüğünün bittiği, katillerin “destan yazdığı”,, çocuk gelinlerin sayısının 200 binlere ulaştığı, tecavüzcülerin serbest bırakıldığı bir ülke…

Çürüdük…Her yerimizden
Heran devrilebilir bu ulu ağaç, yeni bir fidan dikme zamanı

2 Ocak 2014 Perşembe

Ben kalender meşrebim…


Yeni yıl haftasinin yorgunluğu,telaşı, ülkenin gerginliği, ve son dakika gelişmeleriyle yeterince yorulmuşken, şöyle keyifli okunacak konular arasında geziniyordum sosyal 
medyada, şu başlıkla karşılaştım;

„Aşık olunabilecek erkeğin özellikleri… „

… 1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra asksizliğa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar... (merak edenler yazının tamamını şurdan okuyabilir ; Asik olunacak erkegin özellikleri)
Yazı esprili, ama bir o kadar da gerçeklik payı var içinde…

Erkekleri bilemem, ideal kadını tam nasıl hayal ederler, ama genede „ideal kadın“ için kimi tasvirler mevcut... genelde istekler üç beş konuda sınırlı ve de çoğunluk hemfikir oldukları konular…

Peki ya „bay ideal“ kimdir gerçekten? Var mıdır bunun bir tanımı, tarifi?
Ayakkabıcıya, gündelik bir siyah ayakkabı almak için girip, kıpkırmızı bir yüksek topukluyla çıkan kadınların o anki ideal erkek tarifiyle, aşık olduğu adamın tarifi ne kadar tutar birbirini sizce? Ya da beş benzemez erkeğe aşık olup, her seferinde bu sefer gerçek aşkı buldum diyenlere ne demeli?
Yani durum şudur ki, biz kadınlar tarafında durum biraz karışık… Zira, biz kadınlar değişkeniz, ruh halimiz değişken, duygularımız ve de mantığımızın işleme şekli değişken, yaşla beraber zevklerimiz değişken… isteriz ki tüm bu değişime ayak uyduracak, kalbimizi gözümüzden okuyacak, gereğinde sarıp sarmalayacak, gereğinde yukarilara taşıyacak, hem prenses gibi davranacak ama bir o kadar da gücümüzü kuvvetimizi bilecek, hem kadın, hem anne hem de bazen bir kız çocuğu olduğumuzu unutmayacak biri,…nasıl devam ediyordu şarkı? „yanağında bir beni mutlaka olsun“…



Günlerden bir gün, kızlarla aramızda geçen konuşmaya şöyle bir kulak verelim hadi gelin;

Boy pos, renk, yaş, kısmı, en çabuk atlanan ve de üzerinde en az durulan kısım, o bölüm çoktan geçmiş..kısaca boyu boyuma,yaşı yaşıma..durumu.
Konunun tam şurasındalar;

Zeki olması, herkesin üzerinde hemfikir olduğu nokta…
Gülmeyi sevmek ve esprili olmak da öyle…
-        ama komik olucam diye, en olmadık yerde gereksiz açık saçık fıkra anlatmasın,.. uygun ortamda da anlatmayı bilsin
-        bir de aynı fıkrayı, espriyi devamlı tekrar etmesin
-        mizahı yaratıcı olsun
Kıskanç olmasın, devamlı „nerdeydin, ne yaptın“ diye soran bir erkek çok sıkıcı…
-        ammaa, öyle hiç ilgilenmiyormuş gibi de olmasın canım, birazcık da merak etsin,  kıskansın belki..ama sıkboğaz etmesin
-        günde 10 kere aramasin, ama arasin… biz aradigimizda  ulasilir olsun, bize ulasamadiginda devamli sitem etmesin
-        tipik akdenizli maço gibi olmasın, ama tipik aşırı sakin Avrupa erkeği gibi de olmasın, temperamanını tam dengede tutsun yanı…
Sportif olsun, mutlaka bir sporla uğraşsın, ilgilensin en azından yürüyüş yapsın
-        ama bizim hiç ilgilenmediğimiz bir spora tüm haftasonunu harcamasın
-        tüm maçları ve ardından tüm maç yorumlarını tek tek kanal kanal izlemiyelim, bu arada kumanda da kollarinin uzantisi olmaktan kurtulsa..
Kendi erkek arkadaşlarıyla da buluşsun, çünkü biz de kendi kız arkadaşlarımızla buluşuyoruz
-        ama bizim buluştuğumuz zamanlara denk gelsin…
-        tam biz başka şey planlarken, „ben çocuklarla buluşuyorum“ demesin
Bonkör olsun
-        ama parayı har vurup harman savurmasın
-        davet etmeyi bilsin, ama göstere göstere yapmasın
-        hediye almayı bilsin, ama zevkimizi de bilsin..
Yemekten, mutfaktan zevk alan erkek en ideal erkek… hele bir de sürpriz yemek ve de sofra kurmuşsa..
-        amaa mutfağa girdi mi arkasında savaş alanı bırakmasın
-        her yemeği, sanki bizden daha iyi bilir gibi bir hava takınmasın
Gezmeyi, eğlenmeyi sevsin, sosyal olsun
-        ama evde oturup zaman geçirmeyi de sevsin, aklı fikri hep dışarda olmasın
-        fakat devamlı eve kapanmak da istemesin, dışarda vakit geçirme konusunda da yaratıcı olsun
-        hem maceraperest hem evcil olsun
-        dansetmeyi sevsin ama da bilsin…bilmiyorsa dansetmesin
-        salon erkegi olabildigi gibi, cadirda kaldiginda söylenmesin
-        dogayi, hayvanlari sevsin
Düzenli,tertipli olsun, çorabını oraya buraya atmasın, klozetin kapağını kapasın, bardağını mutfağa götürmeyi bilsin, evde ne nerdeyi de bilsin
-        ama evin işlerine didik didik karışmasın
-        ve de basit tamirlerden anlasın
-        ama anlamadığı tamirata da kalkışmasın
Nezle olduğunda, 3aylık ömrü kalmış gibi koltuğa serilmesin
-        ama biz kırk yılın başı yattığımızda, bir çorba yapmayı bilsin
-        senin için ne yapabilirim demeyi de.. şefkat göstermeyi de..
Gazete, kitap okusun, tarih bilsin, sanattan anlasın, müzik dinlesin…
-        ama bilgiçlik taslamasın, ukala olmasın
-        tüm bunlarla ilgilenirken, biz seslendiğimizde bizi duysun, konu ne kadar ilginç ve de heyecanlı olursa olsun..
ve aynı şekilde telefonda konuşurken de, tabletlerinde coook mesgulken de, tv de maç veya haber  izlerken de birşey söylediğimizde  duysun,..yani bizi hep duysun..e biz nasıl duyuyoruz herşeyi canım?

Liste uzun… sonuç olarak;
Bizi anlasın… yanlış anlamasın, doğru anlasın, ne istediğimizi gözlerimizden okusa mutluluktan ölürüz de, konuştuğumuzda anlaşılalım yeter..

Burda bir erkeğin sorusu;
- E sen demedin mi, bazen biz bile anlamıyoruz kendimizi?
- ben öyle bir sey mi dedim? Ne var anlamiycak, ne kadar basit anlattim …

Beyler, siz dert etmeyin, hayatımıza girdiyseniz biz sizleri bu halinizle seviyoruz, ama çekiştirmeyi, biraz da vıdı etmeyi de seviyoruz işte..Eh sız de bizi böyle sevmişiniz zaten…

Hepinize keyifli ve aşk dolu bir yıl diliyorum








31 Aralık 2013 Salı

Saçılsın güzel umutlar havaya


 
Umut güzeldir…yüreğini ısıtır insanın, tohumdur o yüreğimizde;yeşermesini, çiçeklenip dallanmasını dilediğimiz..
Sıcacık sarar, ısıtırız onu içimizde..ve her yeni başlangıçta, üfleriz onu avuçlarımızdan önümüzdeki boş tarlaya, tutsun dilekleriyle..

Ama önce tarlayı hazırlamak gerekir, taştan, yabancı ottan arındırmak..uğraş ister o tohumu serpmek, her boş toprakta tutmaz işte. Kimi killi sever kimi kumlu, kimi çok nemli ister kimi kuru..bilmek gerekir.
Atıp tarlaya dönemeyiz arkamızı, elimiz, gözümüz, yüreğimiz üstünde olmalıdır artık, topraktan basını çıkarana dek, boy verene dek, rüzgarda salınmaya başlayana dek…üzüntüsü üzüntümüz, sevinci sevincimiz olur, düşmanı da düşmanımız..
Eh bir de tabiat ana esirgemezse güneşini yağmurunu, el veririse o tohuma..eylülde güzel bir hasat bekler bizi..

2013 te hazırladığımız tarlaya savuracağız 2014 un verimli tohumlarını…


Eylülde güzel bir hasat zamanı yaşamak dileğiyle, sofralarımız mutlu türkülerle, kahkahalarla, yeni tohumların hazırlığıyla şenlensin, başarılara, sağlığa, huzura ve yeni umutlara kalksın kadehler…üfleyin hadi tohumlarınızı…

Bereketli gelsin 2014!








29 Kasım 2013 Cuma

Taş Devri erkeği

Küçüktüm, bir taş devri karikatürü çıkmıştı karşıma dergilerden birinde..tuhaf gelmiş aklıma kazınmıştı her çizgisi….Ama sonradan farkedecektim ki bu sık tekrarlanan, bildik bir karikatürdü aslında…
Erkek, bir elinde sopa niyetine kullandığı dinazor kemiği, diğer elinde de uzun saçlarından, yerde peşi sıra sürüdüğü kadın..

 
Adamın yüzünde herhangi bir duygunun izi pek yok, daha ziyade yapması gerekeni yapıyor olmanın sükûneti, ama kadın (ki tuhaf gelen de buydu).. yerde sürüklenen kadının yüzünde ne bir acı ne bir kurtulma çabası..tam tersine mutlu bir ifade…

Gerçekten Taş Devri insanları böyle mi yaşıyorlardı? Bilemeyiz… ancak günümüz dünyasında durum çok değişikmişcesine, bu davranış biçimini sadece Taş Devri erkeğine mal etmek nasıl bir kendini bilmezliktir…?

Şöyle desek daha doğru olmaz mı? Binlerce canlıyı cansızı şekilden şekile sokan Evrim denen döngü, bazı erkeklerin yanına hiç uğramadı ve onlar Taş Devri beyinleriyle hala aramızda, her yerde  her alanda…
Üstelik hiç bir ekonomik sınıf, eğitimli eğitimsiz, yaşlı genç, din,dil,ırk, kültür ayırımı gözetmeden.
Onlar için kadın, hala saçından sürükleyip götüreceği ele geçirilmiş ganimet…  yasam alani ise , topuzuyla yere sermesi gereken düşmanlarla dolu bir cevre.

O yüzden küfürleri yekten kadınla, anayla başlıyor, o yüzden asla sinirine/nefsine/eline/diline/beline  hakim olamıyor, o yüzden hala savaslar var ve bu savaşların en korkunç mağduru tecavüz ve işkencelerle çocuklar ve kadınlar oluyor, o yüzden tüm dünyada kadın cinayetlerinin  %50 sinden çoğu eski/şimdiki koca, sevgilinin elinden çıkıyor, o yüzden hala dünyada kadın satışı geçerli bir ticari meta…

Her yerdeler ve soyları hiç tükenmiyor. Ama elbette daha iyi serpilip geliştikleri ve cok daha rahat yasadiklari topraklar var digerlerine kıyasla…

Çünkü o topraklar ona kendini dogal ortaminda hissettiriyor, elinde topuzu gezmesini dogal ortam  görüntüsü sayiyor ve elbette ganimetini daha bir sıkı zincirliyor onun için…

Ve onlar da;
Gizlemeden saklamadan; evde, yolda, iş yerinde, okulda, hastanede, din kisvesi altında fiziksel, ruhsal,cinsel taciz edebiliyor ve suçlanan her zaman mağdurun kendisi oluyor. Sessiz olmaya, ses çıkarmamaya şartlandırılıyor bu oyundan nasibini alan kurbanlar… Aile içiyse  “kol kırılır yen içinde kalır”,"aile birligi bozulmasin" "yerin kocanin yanidir" aile dışıysa adın “kirlenmesin“ „e sen de kaşınmışsın, dişi kuyruk sallamazsa“...oluyor susturucunun adı bu topraklarda…
Ahlak ve töre kuralları adı altında gelişen sessiz anayasanın kurallarını bozmak ancak yürek yakan çığlıklarla ödetiliyor. Ve o çığlıklar kambur bir miras olarak geçiyor doğacak kıza…duymamak için çığlıkları, daha bir lâl oluyor dilleri yeni yetmelerin..
Yolu iyilik, güzellik, doğruluk olan din, onların bölgesine girdiğinde bambaşka bir görüntüyle çıkıyor ortaya. Yakan, yıkan, yasaklayan, öldüren…
Ganimeti, on paraya, iki ineğe değişmek hep ağzının suyunu akıtıyor. Bu yüzden daha genç kızlığına bile girmemiş kızını, ağzından aka aka salyası, veriyor diğer ağzı salyalı taş devri mahlukatına… Çıkamıyor boğulup kalıyor o küçüğün boğazında çığlıklar, kimininse sesi hepten kesiliveriyor kaldıramadığı erken kadınlığın altında…
Kapatıyor dış dünyaya ganimetini, açmasın gözünü, anlamasın kendi zavallı geri kalmışlığını diye.
Ve karikatürdeki, “yerde mutlu sürüklenen kadın” şöyle büyütüyor taş devri bebesini, “aslan parçamsin, büyü sana istediğin kızı alicam, elini sallaşan ellisi oğlum sana…, kız dediğin senin elinin kiri…, erkeğe iş yaptırılmaz hizmet edilir… kalk kiz getir abinin yemeğini, sen bir geç gel de büksün abin, baban belini…, erkek adam dediğin döver de sever de…, git temizle namusumuzu, başımı yerde koma hakkımı helal etmem sana… diyor. Kızını da bebecikten hakkında en doğrusunu daima erkeğinin bileceğine ve ona kayıtsız şartsız itaat ve hizmete hazır ediyor.

Bu suyu oksijeni bol ortamda yetişen Taş Devri mahlukatları; koca, abi, işveren, öğretmen, hoca, avukat, savcı, hakim, memur, devlet yöneteni oluyorlar…
Ve alıyorlar ellerine topuzlarını indiriveriyorlar tüm şiddetiyle… hem kendini yok etmek isteyenin, hem de elbette en başta ganimetinin üzerine…

Onları bu amansız ilerlemelerinde durduracak, soylarını geriletecek olan gene de kadınlar.
İyiden, doğadan, sanattan beslenen kadınlar. Hayatı güzelleştiren kadınlar, gene daha güzel bir yaşamın hazırlayıcısı olacaklar.

Ama tam da bu nedenle, yollarında büyük engel teşkil eden sanata, en önemli düşmanına iniyor topuzlari her seferinde, her olduklari yerde…





9 Temmuz 2013 Salı

Devletin Şefkatli Eli

Kimliklerin en kozmopolit yaşandığı Cihangir’de büyüdüm…
Nefreti hiç tanımadım büyürken…kimsenin kimliklerine, yaşam tarzına, kökenine göre ayrılışını yaşamadım. Tam tersine, çeşitliliğin mutluluğu ve zenginliğiyle büyüdüm.

Ama gene burada, devletin kendi halkına sevgi duymadığını öğreniyordum büyürken.. Onları 
şu ve bu diye devamlı ayrıştırdığını,  düşüneni, karşı çıkanı istemediğini, ev baskınlarını, usulsüz gözaltılarını…sessiz dillerle anlatılan gözyaşlarıyla dinlenen işkenceleri duyuyordum..

Ve  Cihangir’de, çocuk denecek yaşımda, devletin kendi halkına nefretini yaşadım…
Kanlı 1 Mayıs 1977 de halkın üzerine açılan ateşi, panzerlerin halkın üzerine yürüyüşünü, panik içinde Kazancı Yokuşu’ndan aşağı kaçıp kurtulmaya çalışırken birbirlerini ezenleri, çaresiz bir korkuyla evimizin önünden kaçanlari gördüm… Bu nefretin, çocukluk arkadaşımın gencecik, narin ablasını Kazancı Yokuşu'nda yok edişini gördüm… Ve o zaman da sorumluların sorumluluk almadığını, suçlu hiç kimsenin yakalanmadığını, tam tersine korunup kollandığını, akıl almaz aymazlığı gördüm.. Çok gençtim, geleceğe güvenle bakmak istediğim çağda, ilk o yaşımda, devletin, polisin gücünden korktum...

Zor yıllardı 70 li yıllar. Sağ ve sol diye keskin bir çizgiyle ayrıştırılmıştı gençlik.
Öylesine tırmandırılmıştı ki nefret, herkes tarafını seçmek zorundaydı bir şekilde… Çok canlar yandı, çok ailenin ciğerleri dağlandı.
Ve devletin bu nefreti nasıl körüklediğini, bu nefretten nasıl beslendiğini gördüm… Kendi insanlarının arasına nasıl kışkırtıcıları soktuğunu, olayları tırmandırdığını..

12 Eylül darbesindeki cadı avını, nefretin korkunç yüzünü kaçıncı kere yeniden gördüm. 17 yasındaki bir çocuk için „asmayalım da besleyelim mi“ diyen vahşi nefreti…

Okumak için Viyana’ya geldikten sonra, ülkenin batısının hiç tanımadığı başka bir nefreti tanıdım. Basının hiç bir sayfasında yer vermediği doğu gerçeğine Viyana’ya geldikten sonra aşina olmaya başladım. Devlet ülkenin doğusundan da nefret ediyordu. Bu sefer nefret tohumları Türk-Kürt ayrımcılığında filizleniyordu. Ve gene binlerce ailenin yüreğini yaktı bu nefret…

Nihayet, kapalı-açık, türbanlı-türbansız, laik-antilaik cephelendirmesi..bu kışkırtmalar üzerinden kazanılan „başarılar“.. Yıllar geçse silinemiyecek en korkunç tarihlerden 2 Temmuz 1993… Nefretin vardığı son nokta… İnsanların canlı canlı ateşe verilmesini kışkırtmak, onaylamak…

Devletin „şefkatli elini“ hep üzerinde hissetti bu ülke…

Ama bu seferki biraz daha agir sanki… Bu sefer, sağcı-solcu, Türk-Kürt, açık-kapalı, ayrımcılığının ötesinde..ya biat edensin ya etmeyen diye ilk defa ayrılıyor Türkiye… İlk defa devlet, ya bendensin ya değilsin diyor..

İnsanların canlı canlı ölüme terk edilişinin zaman aşımından düşmesine „hayırlı olsun diyebiliyor…

Polisin şiddeti yeni bir olay değil Türkiye’de, göstericilerin dövülüp tartaklanması, gözaltında taciz her dönem acısı, en büyük utançlarından Türkiye’nin… 
Ama çoluk çocuk, kadın, yaşlı, engelli  demeden uygulanan bu şiddetin, bu zulmün, bu zulümle ölen gencecik canların, kaybedilen organların „destan“ olarak adlandırılması bir ilk..

Sokağa çıkma yasaklarını da yaşadık ama insanlara yaşadıkları şehirlerin toptan yasaklanması bir ilk…
Sevgiye, mizaha,sanata, şarkılı türkülü gösteriye tahammülsüzlük bir ilk..
Piyanodan bile korkup tutuklamak bir ilk…

Provokatörlerin nasıl halk yığınlarını birbirine kırdırmak için programlanıp ortaya salındığını gördük ama devletin bizzat aleni provokatörlük yaptığını ilk kez..

Biat etmeyenler için ilk defa bir hapishane kuruldu bu ülkede..Adaletin, hukukun yolunun düşmediği uzaklara bir yere…
Biat etmeyenlere, şiddetin dozunun yetmemesi, daha fazla gaz, daha fazla biber gazi, daha fazla polis donanımı, hatta polis gücünü dahi yeterli bulmayıp, eli palalı, döner bıçaklı vahşilere yolları açmak nefretin dozunun artık sınır tanımaz boyuta ulaşmış olduğunun göstergesi…

Ve ben merak ediyorum.. Yıllar yılı nefret saçanlar, bu nefrete yataklık edenler, alet olanlar, alkışlayanlar, seyirci kalanlar!
Soruyorum nasıl giriyorsunuz yataklarınıza, nasıl kapanabiliyor gözleriniz huzurla akşamları, nasıl bakabiliyorsunuz aynaya kalkınca, nasıl bakıyorsunuz analarınızın çocuklarınızın yüzüne siz? hala ağzınızın tadı var mı?..oysa acıdır nefretin tadı, hiç mi yakmıyor sizi, hala böylesine rahat gülebiliyorsunuz..

Biliyorum siz daha iyi bilirsiniz dini hepimizden… 
Ramazan, arınma ayıdır, tüm kötülüklerden, nefretten… 

Arınabilir mi ruhlarınız nefretten? Arınabilir mi vicdanınız yüklerinden? Sadece kendinize verebilir misiniz cevabini?






1 Temmuz 2013 Pazartesi

Pardon, tanışıyor muyuz?


Aynı masada saatlerdir oturup da, karşınızdakinin size bir yerlerden tanıdık gelmesi gibi 
bu tanışma…

„Bana hiç yabancı gelmediniz, pardon tanışıyor muyuz?“

29 Haziran 2013 Cumartesi

Evlatlarını yiyen Satürn


Satürn, Roma mitolojisinde, tanrıların tanrısı... Elinde asası, dediğim dedik, astığım kestik. Güç onda …
Goya, "Cocuklarini Yiyen Saturn"
İktidarının keyfini sürerken, birgün kulağına, oğlunun tahtını elinden alacağı fısıltısı ulaşır. O andan itibaren krallığında doğan oğullara gün yüzü yoktur, tüm oğullarını yemeye başlar, artık herbiri kendine karşı tehdittir, acımasızca yutar yok eder…Ta ki Jüpiter’e kadar..O’nu annesi her nasılsa saklamayı başarmıştır.

23 Haziran 2013 Pazar

Karanfil




Karanfil…Onca zerafetin, güzelligin ve narinliginle nasil bu derece güclü, emin ve bas egmez olup, korkusu olabiliyorsun bazilarinin…Sen degil misin hic korkmadan namlularin tepesine cikip diktatörleri deviren, devrim yapan, sonra hic bir sey olmamis gibi ordan bir sevgilinin yakasina ilisiveren.. Adini, sevgilere, sevgililere yazdiran, Unutmayis’in diger adi karanfil…

Ne manidardir Melih Cevdet’in siiri..

ANI

17 Haziran 2013 Pazartesi

Direniş değil Diriliş


Bir Direniş, kendi içinden, ya kendi liderini yaratmalıdır adı  Devrim olsun ya da kendine akıcak bir yol bulmalıdır başarıya ulaşsın, aksi halde bu hareket sadece  başkaldırı olarak alacaktir tarihteki yerini.
Ve şu anda ne bu ayağa kalkışın, direnişin içinde bir lider sivriliyor ne de muhalefet kendi içinde toparlanıp bir lider yaratıyor. Muhalefet bir kenarda dursun, aslında onlarinda bir Devrim yapma amaci yok bu yolda.

Devrim de gerekmiyor. Zira „Devrim“, tarihin yazdığı en büyük devrimci tarafından yapıldı  bu ülkede, maksat devam ettirebilmekti arkasından gelenlerce… sonuç malum, yalpalıyor o gün bu gündür.

Ama bu „Direniş“ „Diriliş“e çevrilir ve Cumhuriyetin kuruluşundan beri sürekli kesintiye uğrayan Demokrasimiz adına, daha emin ve ciddi adımlar atılmaya başlanırsa işte o zaman Devrim de amacına ulaşmış olur.. Ve Direnis de..

16 Haziran 2013 Pazar

Cinnet Durumu

Bir ülke cinnet geçiriyor, Çünkü „bir hastalık“ dolaşıyor ortada… Ve bu hastalık ortaya çıktı mı, etrafında yaşayan her şeye değmeye başlıyor, bulaşıcı gibi, salgın gibi…

Teşhis son derece net: Beynin ön lobunun işlevini sağlıklı yerine getirememesi hali!

Bu, otokontrol ve duygusal farkındalık yetilerinin yok olma hali; üzüntü, pişmanlık, suçluluk, sevgi, korku duymuyor yani… ilk ve en önemli belirtileri.

4 Haziran 2013 Salı

Hepimiz bir Ağaciz


22 yasında, „ölsem de dönmem bu yoldan derken“ "Boşver sen mi kurtarıcan ülkeyi" dediler ona, hep başkalarının kendileri için birşey yapmasını bekleyenler… Evet "O" kurtarıcak bu ülkeyi.
O ve O’nun gibi bir ağaca sevdalananlar…
"bir ağaç uğruna“ .. „bir fidan uğruna“ yola çıkanlar…

31 Mayıs 2013 Cuma

Dağ başını duman almış...


Herşeyimizi alıyorlar elimizden.

Yavaş yavaş değil, ivedilikle… herşey birbirinin ardına sıralanıyor. Neyi kaybettiğimizi düşünürken, başka bir şey daha yitirilmiş oluyor.

Nasıl bu hale gelindi diye soruyor herkes… Ama bugünlere gelişimizi kendimiz hazırladık. Kendi aymazlığımızla, tarih bilgisi yoksunluğumuzla ve dolayısıyla ders alamayışımızla, rahat düşkünlüğümüzle ve dolayısıyla akıl ve beden tembelliğimizle  geldik.

24 Mayıs 2013 Cuma

Viyana’nın muslukları


Evet, komik bir başlık oldu biliyorum..ama açıklıyacağım..

Viyana’nın musluklarından –öncelikle- su akar.. „başka ne akıcaktı ki“ cümlenizi duyuyorum, saklamayın..:)
Ama bu su, doyasıya içilesi bir sudur..susadığınızda ağzınızı musluğa dayayıp kana kana, doya doya içeceğiniz, lezzetli, buz gibi bir su…
Taa Romalılar zamanında kaynak sularını kanallarla içme suyu olarak taşımaya başlamışlar burada..Her ne kadar bir ara kesintiye uğramışsa da 1800 lerde artık Viyana’nın su kanalları Alp’lerin tepelerindeki su kaynaklarından evlere doğru bağlanmaya başlamış yavaştan..Ve şimdi, dünyanın en iyi içme sularından birine sahip ender şehirlerden ve aynı zamanda içme suyu güvenliği ve kalitesi anayasal koruma altındaki tek şehir.

19 Mayıs 2013 Pazar

Ruhun kelimeleri, gözler…


İlk fark ettiğimde şaşırmıştım.. Ne tuhaftı, insan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, o bebeklik fotoğrafındaki bakışı asla değişmiyordu. Derinlerde bir yerde, o kocaman kişinin gözlerinde, küçücük halinin gözlerini görüyordum. Oysa, her yeri değişime uğruyordu insanın; boyu posu, kilosu, cildi, saçları,teni ve hatta bazen sesi bile…
Kimi zaman ilk gençlik yıllarında tanıdığınız kişiler senelerin geçidinden sonra bambaşka bir görüntüye bürünür, çıkaramazsınız birden seneler sonra karşılaştığınızda, ama tanıdık gelen bir yer vardır gene de size…Gözler..onlar hemen açık ediverir işte, yılların örttüğünü…

Sanırım gözler bizim en yalansız yanımız, en apaçık ortada olduğumuz halimiz ve saklıyamadığımız hayat bakışımız… Ruhumuzun kendini dışavurum hali, kelimeleri…

13 Mart 2013 Çarşamba

Simdi Haberler...


„Haber“ler geçiyor devamlı elimizin altından, gözümüzün önünden… Gözler görüyor, okuyor, bir tıkla diğerine iletiliyor da,  akılları ne kadar zorluyor, kafalarda ne kadar kalıyor, yüreklere ne kadar değiyor çoğu haber diye düşünüyorum.

İletişim’in, haberleşmenin süratine erişemediğimiz bir çağı sürüyoruz. Haberleşiyor muyuz gerçekten? İletişim çok hızlı, iyi güzel ama iletilen ne bize? Hiç sorguluyor muyuz? Yoksa artık hiç bir şeyin sorgulanmadığı, ne verilirse onun alındığı, marketteki buzdolabından „faydalı ve besleyici“ diye hiç sorgulamadan alıp, eve getirip aileye hazırlanan yemekler gibi mi oldu haber denen şey…? Hiç düşünülüyor mu, „içindekiler“ kısmını hiç okumadan aldığımız hazır paket yiyecekler kadar, içeriğini hiç sorgulamadığımız  "paket" haberlerin de ne kadar zararlı olabileceği…

8 Şubat 2013 Cuma

Kadınsı Şeyler


Geçtiğimiz yaz düşmüştü aklıma…
O gün yaşadığım, hayatın ufacık bir detayı, bir an geçirtiverdi aklımdan bu düşünceyi..“Seviyorum ben kadın olmayı“ dedim…

Sıcaktan bunaldığımız bir yaz günüydü, aslında sıradan her zamanki gibi işte..“vaktin var mı 1 saat boşum var“ dedi telefondaki ses… Hemen o bir saati en iyi şekilde değerlendirmek için buluştuk günün orta yerinde kız arkadaşımla, vakti en iyi değerlendirebilmek için hem bir çırpıda soframızı bahçeye kurarken hem de başlamıştı sohbet çoktan..Sohbetin arasına, masaya getir götürler sırasında dudağa bir de şarkı ilişmişti farkında olmadan… Birazdan etekleri şöyle bir toplayıp bahçe hortumuyla ayaklarımızı çocuk neşesiyle ıslatip, soğuk sarabimizi açtığımızda, geçirmiştim işte içimden…O ufacık zaman dilimini incelikli saatlere çevirebilmek, bir çırpıda bir parça hayatlarımızın içine karşılıklı dalıp çıkabilmek ne keyifli seydi.. sanırım tek kadınların dünyasındaydı bu, aynı anda yeni yapılmış reçelin tarifiyle, çocukların konusunu, yetiştirilmesi gereken faturalarla, karşılaşılan yeni kişinin akıbetini, işteki sıkıntılarla gidilmek istenen tatilin heyecanını, hayallerle gerçekleri, acılarla tatlıları aynı kapta buluşturmak…

İşte o konuşmalar sırasında bir de aklımdan bunlar geçti..Bu „kadınca yaşamayı, kadınca düşünmeyi, kadınca hissetmeyi“ seviyorum ben dedim…

20 Ocak 2013 Pazar

Karsiliksiz Sevenler


Cem, Alara ve Santa...
Küçüktük, sanırım ortaokul zamanlarımızdı, babam tiyatronun kulisinde doğmuş bir tekir yavruyla gelmişti gece eve.. Sanırım bu her gördüğüm yavruyu alıp eve getirme arzusu, sokaktaki tüm kedileri,köpekleri besleme aşkına tutulma hali babamdan geçmiş olmalı bana..Zira o minik tekir de babamın ilk vukuatı değildi, küçüklüğünden beri nice kedi ve köpeği eve taşımış ve babaannemin çatık kasları sonucu tekrar aldığı yere bırakmak durumunda kalmış, ama çoğunu da evin bahçesinde, ödünlükta bir yerlerde büyütmüştü..İşte, bu sefer de evimizin yeni misafiriydi Memiş… 

13 Ocak 2013 Pazar

Bir kahvem bir de ben...oturduk bu sabah..


Sabah erkenden kalktım, herşey bir yana sabah kahvem bir yana dediğim kahvemi bile içmeden hızlıca hazırlandım ve çıktım evden. Kahvemi başka bir yerde içecektim çünkü…

Haftalardır önünden geçip geçip, penceresinden bile bakmaya elvermiyordu içim… Hatta bazen, adımlarımı sıklaştırdığımı farkediverdim tam önüne geldiğimde..
Ama bugün, topladım cesaretimi ve biranda, yeniden kaçmasın diye de kahvemi bile içmeden fırladım evden.
İlk adımlar hızlı başladıysa da duralıyıverdim karşısına geldiğim anda, şöyle bir gözgöze bakıştık kendisiyle önce, kaç zamandır açılmayan kapısına baktım, ama anlaşılan ben gelmesem de burayı sevenler gelmişlerdi, ufak ufak kağıtlara yazılmış notlar duruyordu kapıda.. İnsanın kendini ürkütmemeye çalışması garip bir his..kendisi için aman kaçmasın diye itina etmesi..Bu duygularla yaklaştım camına, ellerimi siper edip içeriyi seyrettim.
Herşey, bıraktığım gibiydi sanki..ama sessiz ve hüzünlü bir hali vardı. Sonunda elim kapıya yöneldi, kapıdaki notları itinayla toplayıp içeri girdim

4 Kasım 2012 Pazar

Ben ayrılmak istiyorum…


Bitmiş bir ilişkiyi sürdürmek ağır gelir ya hani, artık söylediği her söz batar, yaptığı iyi şeyler bile sizi sinir etmek için yapıyor hissi verir…aynı havayı soluyamazsınız, içiniz daralır varlığında, çıkıp gitse diye gözünün içine bakarsınız.. Artık, çözüm konuşmaları da sonuçsuz kalır, onun ak dediğine siz kara, onun karasına siz ak dersiniz çünkü… Ayrılmak..ve biran önce huzura kavuşmak istersiniz, sizi anlayacak, sadece duygularda değil fikirlerde de buluşacağınız, aynı yola baş koyabilieceğiniz, şöyle özü sözü bir, denginiz birini ister gönlünüz..

2 Kasım 2012 Cuma

Bir bulut olsam...


Bilirsiniz o zamanlari… Masmavi bir gökte  tek tük havai bulutlarin yükseklerde, kendi aralarinda „bil bakalim ben neyim“ oyunu oynayarak sekilden sekile girdikleri, bizi de asagida seyirlerine ortak ettikleri sakin dingin günesli günleri…

Onlarin oyunlarina bakarak hayaller kurarken hafiften bir rüzgar yalar yüzünüzü, huzur vericidir tendeki temasi..gözlerinizi hafif kisar hem bu tatli dokunusun hem de yukardaki seyrin tadini cikarirsiniz … Bazen cogalir bazen azalirlar sahnede günün akisi icinde, günesten aldiklari isiklarini cesit cesit kostümlere tasirlar genis bir renk yelpazesinde… ve cogunlukla, günesi gönderirken ertesi sabaha, muhtesem bir gösteri sunarlar biz fanilere gökyüzünden…